Platon’un Mağarası

Platon’un Mağarası

Bir mağara hayal edin: epey eski, dört bir yanı örümcek ağlarıyla kaplı. Hadi ışıktan uzaklaşıp bu mağaranın derinliklerinde neler olup bittiğini görelim. 

Bir grup insan var, bu insanlar çocukluklarından beri bileklerinden, boyunlarından zincirlenmiş durumda. Bu zincirler o kadar güçlü ki insanlar ne başlarını oynatabiliyorlar ne de önlerindeki duvardan başka bir şeye bakabiliyorlar. Arkalarında yüksek bir yerde kocaman bir ateş duvarı aydınlatıyor. Bu ateşe yakın bir yerde alçak bir duvar daha var. Duvar insanların boyunu aşıyor fakat ellerindeki kuklaların duvara yansımasına engel olmuyor. Bir grup insan daha... Bu insanlar zincirlere mahkum değiller, ellerinde çeşit çeşit kuklalarla kimisi sohbet ederek kimisi sessizce düşünerek ateşin önünden geçiyor.

Şimdi, bizim bu zincirli mahkumlarımız doğduklarından beri hep bu kuklaların gölgelerini görüyor ve bu insanların seslerini duyuyor. Doğal olarak da bu gölgeleri gerçek nesneler, bu seslerin de gölgelere ait olduğunu sanıyorlar. Başka bir deyişle gerçekliği gölgelerden ibaret sanıyorlar. Diyelim ki bu mahkumlardan birisi bir şekilde zincirlerinden kurtulmayı başardı. Arkasında neler olup bittiğini merak edip harekete geçmek isteyecektir. Diğer mahkumlar ne düşünür onun hakkında, ne der ona? Tabii ki vazgeçirmeye çalışıp işin tehlikeli tarafından söz ederler ama merakın tohumları bir kez ekildiğinde kişi, bilinmeyeni kötüleyenlere aldırış etmez. Ve tam da bu yüzden zincirlerinden yeni arınmış bu kişi dinlemez yanındakileri. Böylece ilerler mağaranın çıkışına, ışığa doğru. İlk başta yakar canını gün ışığı, pek parlak gelir gözüne, henüz alışkın değildir görkemine. Gerçekleri gösteren hoşuna gitmemiş, içini korku kaplamıştır. Gözleri bakabildiği bir şey arar ve ilk gerçek olan nesnelerin gölgelerine bakar. Gözü aydınlığa alıştıkça gözlerini gölgelerden ayırarak sudaki yansımalara diker, sonrasında ise gerçek nesnelere. Gördükleri karşısında hayrete düşer, içi merak ve sevinçle dolar. Artık gözü aydınlığa iyice alışmıştır. Hazırdır başını yukarı çevirmeye, asıl varlıkları görmesini sağlayan yegâne güce bakabilmeye. Sonunda bakar ona ve o zaman anlar gördüğü tüm gerçekliğin kaynağının Güneş olduğunu. Aklına gelir birdenbire mağarada yaşadığı günler ve arkadaşları, onlar için üzülür, kurtarmak ister onları bu müşkil durumlarından ama nasıl bir tepki alacaktır onlardan? Deli diyenler olacaktır, ışığın gözlerini kör ettiğini söyleyenler, alay edenler, hatta ve hatta öldürülmesi gerektiğini söyleyenler olacaktır. Bunu söyleyenler karanlıkta gölgelerin sırasını ezberleyip önceden hangi gölgenin geleceğini tahmin eden ve köleler arasında “bilge” diye bilinenler olacaktır. Kim ister ki kurduğu otoritesinin sarsılmasını? Kim sever şimdiye kadar ona dayatılan tüm değer levhalarını parçalayanı? Ama bir kez aydınlığın hazzına ulaşmış kişi biat etmez zihni zincirlilere, doğrusunu bildiği yanlışları dayatmak isteyenlere. 

Şimdi işin felsefi boyutuna dönelim:

Mağara yeryüzünü; ateş güneş ışıklarını, güneş iyi ideasını, insanın mağaradan çıkışı ise ruhun düşünceler diyarına yükselişini temsil eder.

Zincire bağlı - yani gördüğünü olduğu gibi kabul eden, sorgulamayan - insanlar gerçeğin bilgisinin sadece gördükleri nesnelerden alınabileceğini düşünür ama bir filozof, aklın zincirlerini kıran kişi, duyularının kendisini yanıltabileceğinin farkındadır, sorgulamasının getirdiği merakla birlikte gerçek bilgiye ulaşmaya çalışır. Platon'a göre de gerçeğin bilgisine ulaşmak ancak duyuların bilgisinden arınmayla ve akıl yoluyla mümkün olabilir. Filozof derin düşünerek asıl varlıkların idealar olduğunu kavrar ve bilmenin verdiği mutlulukla bunu mağarada kalanlarla (sorgulamayan bilinçlerle) paylaşmak, onları bu durumdan kurtarmak ister. Tabii insanlara güneşi göstermek kimi zaman tehlikeli sonuçlara sebep olabilir. Tıpkı Sokrates’in halkı sorgulamaya teşvik etmesine karşılık idama mahkum edilmesi gibi.